X


BİRİSİ SIRA DIŞI MI DEDİ? PARIS VE FRANK O'GEHRY'NİN LVF MÜZESİ...

image banner

Fotoğraf: www.gettyimages.com
Paris’i şahsına münhasır kılan en önemli öğelerden bir tanesi - Parizyenler hariç - şüphesiz ki klasik mimarisidir. Ancak Paris, bakmaya doyum olmayan Art Deco stili binaların yanı sıra, birçok modern mimari esere de cesurca kollarını açmış bir şehir.
İkon kategorisine giren bu eserlerden birkaç tanesini saymaya, demirden yapılmış modern mimarinin ilk örneklerinden biri olan Eyfel Kulesi (1889) ile başlayabiliriz. Yapımından 20 yıl sonra yıkılması planlanan kule, hala ayakta ve Paris’in bir numaralı sembolü.
Renzo Piano ve Richard Rogers’ın ortak projesi olan ve binanın alt yapı hizmetlerinin çoğunun dış cephede sergilendiği tasarımı ile vaktinde çok tepki çeken Pompidou Sanat Merkezi (1977) zaman içinde şehrin en merak edilen önemli sanat merkezlerinden biri oldu.Fotoğraf: www.archdaily.com
Adrien Fainsilber’in geodezik kubbe mantığı ile tasarladığı, içinde bilim merkezi ve sinema salonu barındıran ve devasa bir yarım küreden oluşan binası La Géode (1985) ziyaret eden herkeste hayranlık uyandırıyor.Fotoğraf: www.timeout.com
Jean Nouvel’in, daha sonra tasarımına uyulmadığı gerekçesiyle kendi adının çıkarılmasını talep ettiği, dış cephesi 34.000 geometrik kuş figürüyle kaplı devasa bir mozaikten oluşan Paris Filarmoni Binası (2015). 390 milyon Euro’luk bütçesi ile dünyanın en pahalı filarmoni binası olma unvanına sahip!Fotoğraf: Jean-Pierre Dalbéra
Modern mimariye böylesine iddialı yatırımlardan kaçınmayan Paris’in listesine en son eklenenlerden bir başka yapı da Louis Vuitton Vakfı (2014). Çağdaş sanata destek ve katkı sağlamak amacıyla kurulan vakfın ve aynı zamanda LVMH Grubu’nun da başkanı olan Bernard Arnault, binanın açılışını ‘bir rüyanın gerçekleşmesi’ olarak tanımlıyor.
Temeli 2006 senesinde atılan yapının mimarı dünyaca ünlü Frank O’Gehry.Fotoğraf: Louis-Marie Dausat
Bu tarz binalarda usul gereği açılan mimari yarışmaları es geçen Arnault’un, direkt olarak O’Gehry ile çalışmasının altında, mimara duyduğu kişisel hayranlık yatıyor. 2001 senesinde O’Gehry’nin eseri Bilbao Guggenheim Müzesi ziyaretinden sonra “Kim böylesine inanılmaz bir şeyi hayal etmekle kalmayıp bir de inşa edebilir?” diye düşünmüş ve vakfa en uygun binayı onun tasarlayacağından emin olmuş. Başlı başına bir sanat eseri olan bina, bu anlamda vakfın kuruluş amacını çok iyi yansıtıyor. Fotoğraf: Iwan Baan
Konum olarak Paris’in kuzeyinde bulunan ve 1860'da açılan Jardin d'Acclimatation bahçesi seçilmiş. Hem eğlence parkı, hem botanik bahçesi ile oldukça sevilen bu tarihi parka böylesine kompleks bir inşaat yapılmasına halk karşı gelmiş. Ancak, binanın sanata büyük katkı sunacağı gerekçesiyle sunulan özel bir yasa ile konseyden izin çıkmış.Fotoğraf: Meryem Bursalı
Gehry, tasarım kriterinde önceliği, parkın tabiatına ve özgün ruhuna mutabık kalmaya vermiş. Nitekim parkın bünyesinde bulunan 19. yy cam bahçe yapılarından esinlenmiş olduğunu seçtiği şeffaf malzemelerden anlıyoruz. İlk eskizlerinden salınım halindeki bir balığı andıran bina, tam bir teknoloji harikası. Tasarıma ayırılmış bölümdeki duvarlar Gehry'nin eskizleri ile donatılmış. Fotoğraf: Meryem Bursalı
Girişteki lokantanın tavanından sarkan balık süsleri. Fotoğraf: Meryem Bursalı
12 adet cam 'yelken'den oluşan dış kabuk 13.500 m2’lik bir alan kaplayan özel yapım cam panellerden oluşuyor. Her birinin kendi kavisi olan bu paneller, ileri teknoloji sayesinde icat edilen özel bir fırın ile üretilmiş. Fotoğraf: Iwan Baan
Kabuğun altındaki ana bina ise, 'buzdağı' adı verilen beyaz bloklardan oluşuyor. Bu bloklar ultra yüksek performanslı lif (fiber) takviyeli beton levhalar ile kaplı (Ductal®). Toplam 19.000 adetten oluşan bu levhalarınher biri, özel bir kalıp ve belirli bir şablon uygulanarak üretiliyor, zira hepsinin binadaki konumu ve pozisyonu farklı.

Fotoğraf: Meryem Bursalı
Bu iki mimari unsuru birleştirici malzeme olarak ise ahşap kirişler kullanılmış. İçinde bulunduğu parkın doğasından yola çıkarak proje için özel olarak hazırlanan havuzdan, binaya doğru eğimli bir şekilde akan su, ışığı ve cam panellerden yansıyan ağaçları yansıtıyor. Fotoğraf: Meryem Bursalı
Daha da güzeli, bu cam paneller, namı değer şeffaf yelkenler suda hareket ediyormuş izlenimi ile binaya devinim katıyor. Fotoğraf: Iwan Baan
Gehry'nin bu konudaki kısa açıklaması için:
https://www.youtube.com/watch?v=kFG4lA_f7Nk
Bina, 7000 m2'si halka açık olmakla birlikte toplam 11.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Bu alanda koleksiyon, sanatçıların katılımı ve geçici sergiler için 11 adet salon; konserler, oturumlar için de toplam 350 kişilik bir oditoryum mevcut. Sergi salonlarından bir tanesi, ziyaret ettiğim zamanki Basquiat sergisinden. Fotoğraf: Meryem Bursalı

İç mekanlar arası geçişlerdeki merdivenler. Fotoğraf: Meryem Bursalı
Tasarımın ana kriterlerinden bir diğeri ise, projenin kalbi olan çevre dostu yaklaşım. Şantiye anından, binanın kullanılabilir haline kadarki süreçte vakıf çevreye duyarlılığını hiç yitirmeden hareket etti. Hatta bu yaklaşımları, kültürel yapılar için yeni HQE® yönergelerinin hazırlanmasına yönelik pilot proje olarak seçilmesini sağladı. HQE (High Quality Environmental standard), Fransa'nın sürdürülebilir kalkınmayı baz alan 'yeşil mimari' için kurduğu standartlar listesini içeren bir yönerge.
Fauna ile ilgili önceden bir dizi ayrıntılı çalışma yapılması, bitki örtüsü, yeraltı suyu, gürültü kirliliği ve erişilebilirlik gibi tüm çevresel parametrelerin, projenin her aşamasında (tasarım, yapım ve kullanım) muhafaza edilmesi, örnek proje seçilmesini mümkün kılmış.
“Çok sıra dışı bir yapı. Daha önce hiç tam olarak böyle bir şey tasarlamamıştım.”
Frank O’Gehry’nin sözleri, binanın sıra dışılığını yeterince açıklıyor. Fotoğraf: Iwan Baan