X


image banner

KELİMELERİN PEŞİNDE
K ent              
İlk aklıma gelen tabii ki İstanbul... Devamında Avrupa’da sevdiği kentleri                                          sayacaksam, Viyana mesela ikinci gelir. Ben bir kenti seviyorsam
                        bir kere gitmiyorum. Bir kerede o kenti algılayamıyorum. İkinci de tamamdır,
                        üçüncüde, dördüncüde keyfini çıkarmaya başlıyorsun. Detaylarını,           
                        örgüsünü ancak kavrıyorsun. Biz sevdiğimiz kentlere, ailecek periyodik
                        olarak gideriz. Defalarca Viyana, defalarca Stockholm, defalarca Londra, 
                        Paris, Barselona gibi... Tabi kötü tarafı başka kentlere gitmiyorsun böyle
                        olunca. Tercih meselesi tabi bu bahsettiğim. Bana kalırsa bir şehri           
                        gezmenin, algılamanın, içinde yaşamanın mimar olarak bakış açısı da,
                        algılama şekli de çok farklı. Mimarın kenti gezerken kentle yaptığı
                        duygusal alışverişin mesleki birikimden dolayı çok farklı olduğunu
                        düşünüyorum. Kentleri anlamaya çalışmak hali bir turist gibi dolaşıp alış
                        veriş yapıp falanca müzeye girmekten bambaşka bir hal.
U zgörü           İleriyi görmek keşke olsa... Ama ekonomi olarak olsa mesela. Yoksa kendi
                        geleceğimi bilmeyi istemem, olmasa daha iyi. Beni beladan kurtaracak bir
                         mekanizma açısından baktığımda ama keşke olsa.
R efleks           Düşünme hızından daha hızlı reaksiyon
T elaş              Benim için olumsuz bir durum, doğru yapacağını yanlış yaptırır.                                                          Bana uzak, zıttım diyebilirim.
U fuk                Şahane bir manzara canlanıyor gözümde... Denizin gökle birleştiği                                                     çizgi...  Bozcaada...
L eke                Mesleki karalama

E ğitim             Ömür boyu...
R itüel              Sevmediğim bayramlar geliyor aklıma...
K abiliyet         Azim ve ısrarla kazanılabileceğini düşünüyorum. Allah vergisi olan,         
                         doğuştan gelen tarafı var ama o ham bilgi. Senin, kişisel özelliklerinle     
                         geliştirdiğinde kabiliyet tanımını alıyor. Kullanmadığın zaman boşa
                         harcanmış zaman gibi... İşlenmemesi, geliştirmemesi suçtur da
                         diyebilirim. Azimle çalışmadan başarıya ulaşan kabiliyet yok.
                         Çaykovski’den Rembrant’a; Zaha Hadid’den Jodie Foster’a... O nedenle
                         işlenmemesi suç olarak görüyorum.
M erak              Canlıyı canlı yapan unsurlardan biri...
E ksen              Grande Arche
N adir                       

DAHA İYİSİ NASIL OLUR?
+Mimarlık eğitimi
Mimarlık eğitiminin bugününü değil yarınını konuşmak lazım. Eğitim, yapısı gereği tecrübeler üzerine kurgulanan bir bilim dalı diye bakarsak; gelecekten çok geçmişi yansıtan ve ‘Nasıl iyi yapılır?’ı öğreten bir yapı. Mimarlık eğitiminde de bunları görerek geldik. Oysa ki dünya o kadar büyük bir değişimin içinde ki, özellikle teknolojik anlamdaki sıçrama, bu parabolik bir değişim. Bundan 30-40 sene önce ulaşılması çok zor olan gelişmeler bugün artık kolay ulaşılır hale geldi. Bu kadar hızlı gelişen ve toplumda da çok hızlı karşılığını bulan bir dünyada, bizim aslında, gelecekteki kuşakları hazırlayacak mimarlık eğitimi nasıl olmalı ve bu eğitim nasıl kendini yenilemeli diye düşünmemiz lazım. Ciddi, bir paradigma değişimi gerekli diye düşünüyorum. Bunu biraz daha açarsak, sadece mimarlık eğitimi değil genel olarak eğitim sisteminin değişmesi lazım.

Mimarlık eğitimi kişinin 17 yaşında karşılaştığı bir eğitim formasyonu. Dünyadaki eğitim sistemlerine baktığımızda ülkeden ülkeye kültürel farklılıklarla değişen çeşitli yaklaşımlar var. Eğitimi bütün olarak ele aldığında ve bunun ucunda mimarlık eğitimine gelindiğini düşündüğünde, gelecekteki nesilleri buna nasıl hazırlamayacağız diye sistemi reformist bir bakış açısıyla değiştirmemiz gerektiğini görmemiz lazım. Biz 30 sene önce T cetveli, gönye ve rapido ile çalışırken bugün bunlar bitti. Bunların hepsi araçtı. Asıl amaç senin mimarlık bilginle mekan kurgulama yetin. 10-15 sene sonra da bilgisayarı çok iyi kullanabilmenin bir anlamı kalmayacak. Yapay zeka ile ben anlatacağım o yapacak belki. Bunların hepsi araç. Yapı teknikleri ve inşaat yapma biçimleri o kadar hızlı değişiyor ki. Bugün mesela parametrik tasarımdan bahsedebiliyoruz, çünkü yapılabiliyor.

Konu sadece tasarlamak değil, düşünce ve felsefe sınırları içinde kalmaktan çıkıp uygulanabilir bir gerçeğe dönüştü. Mimari yapıtlarda da karşılığını gördüğümüz  binaları ya da projeleri anlayabilmek için dahi paradigmayı değiştirmek lazım. Eski nesil bu binaları anlayamıyor muhtemelen ki hak veririm anlamamasına. 50-60 sene öncenin eğitimi esnasında görebildikleriyle bugün teknoloji sayesinde yapılabilenler arasında çok açık ara fark var. Bu tespitleri yapmanın en büyük faydası, tahmin edebiliyoruz. Çok da uzak olmayan bir gelecekte yapı yapma, ulaşım gibi değişik metotları bulmamız gerekecek. Bugünkü mimarlık sistemi dünün bilgisi bence ve bununla yarına gidemeyeceğiz. Bu bilince, bu farkındalığa ve bu ihtiyaca sahip olup da eğitiminde reform yapanlar, ki dünya bunu aynı anda yapmıyor, kurum ya da ülke olarak bir sıçramayı yapacaklar. Oyalanan ya da tutucu davrananlar arkada kalacak. Türkiye’de mimarlık eğitiminde geleceğin eğitimini konuşuyor, tartışıyor ve büyük bir cesaretle mevcut sistemi reforme edebilmek için paradigmalarımızı değiştirerek, neredeyse fütürist bir eğitim çizgisini yakalamak zorundayız. Yoksa toplumu ileriye götürmeye çalışan eğitim kurumları toplumun gerisinde kalacak.

+Kent
Önce durum tespiti yapmak lazım. İstanbul bir metropol ve bir çok başka konuda olduğu gibi elden çıkmış vaziyette. Sadece mimarlar, kent plancıları ya da tasarımcıların gücüyle disipline edilebilecek durumda değil. Çok ciddi sosyal meselelerle, ekonomik ve siyasi kararlarla kentler şekilleniyor. Bazen de kendi dinamikleriyle şekilleniyor. 100.000-500.000 ya da 50.000 kişilik bir kent planı yapmakla; metropollerin dinamiklerini kontrol etmeye çalışmak bana anlamsız geliyor. Dolayısıyla İstanbul’un mevcut sıkıntılarını aşmak, altyapısını çözmek, güvenliğini halletmek için çalışmalar yapılıyor. Ama bunlar yapıldıktan sonra İstanbul bir anda kendi psikolojik haritalarımızdan, kimliğimizden  farklı bir kent olacağını beklemek bana hayal geliyor.

İstanbul bizi yansıtıyor. Biz buyuz. Kaçak yapımızla, kötü trafiğimizle, kuralsızlığa rağmen işleyen halimizle bu biziz. Kendi kendine pratik çözümleriyle, yazılı olmayan kurallarla bir takım şeyler iyi işliyor. Örneğin posta sistemi. Nasıl oluyor da benim yazdığım posta yerine gidiyor. Bence çok iddialı bir şekilde Avrupa’dan daha iyi işliyor. Bunun yanında tabii kente karşı işlenen suçlar kapsamında rantın ve para hırsının bir anlamda talan ettiği, heba ettiği yeşil alanlardan bahsedebiliriz. Ama bu bir taraflar arası bilek güreşi gibi.  Bunlar da toplumun ortalamasını çıkarıyor.

Coğrafyasına baktığın zaman da kent Avrupa şehirlerinde merkezi olarak daire gibi büyüme coğrafyasına sahipken, İstanbul çevresindeki denizler nedeniyle doğu-batı ekseninde büyüyebiliyor. Peki kentin büyümesinden neden bahsediyoruz? Nüfusumuz artıyor, 80.000.000’u geçti. Büyüyen bir nüfusa sahipsen, İstanbul için 16.000.000’dan fazla, bu nüfusun barınma, sağlık, eğitim, iş gereksinimlerini harita üstüne koyduğunda şehrin neden böyle büyüdüğünü görüyor ve bunların planlanabilir zaman dilimlerinde olmuyor. Her pratik kendi zamanlamasını yaratıyor. Şunu da biliyoruz ki bu bir yerde duruyor. Olumsuzluklar devam ettikçe tersine göç oluyor. Durduğu yere kadar yapılan yanlışlar temizlenebilir mi zor. Ama o yanlışların yapılmadan büyüyebilir mi bence zor. İstanbul’u bu haliyle kabul etmek, arızalı kısımlarını gidermek gerek. Bunun için de kafa yoran kent plancısı, mimar yoruyor ama onların bunu değiştirme gücü yok.

İstanbul’un dinamiklerini anlamak önemli.  Kurallara bu kadar uymayan bir güruh tarafından akıp giden bir trafiğimiz var mesela. Batılı şablonlarla okumak mümkün değil. Başka enterasan şeyler de var Metropoller sıralamasında da en altlardayız, insan sağlığında, mutlulukta mesela... Bunlar dururken suç işlenme oranında da alt sıralardayız.  Bunları iyi okuyup bir gelecek inşa etmemiz lazım.

+ Mimarlık
Benim ya da KG Mimarlık’ın oturtabildiği bir mimarlık anlayışı varsa o; fonksiyon yani işlev, konstrüksiyon yani strüktür ve estetik anlayışının harmanlanıp bir bütün olmasından geçiyor. Bunların hepsinin işin içinde olmasından, mimarlığın güzellikten önce bir mekan yaratma sanatı olduğunu bilerek çalıştık. Böyle de devam edeceğiz.

Araçlar değişecek tabi ama biz mimarlığı şov aracı değil iyi mekan yaratma sanatı olarak tanımlamaya devam edeceğiz. Ortaya çıkan işin programını iyi okumak, bunu yaparken de heyecan verici olması halini unutmadan, akılcılığın yanına mutlaka  insan ruhuna katkıda bulunacak bir sanat olduğunu düşünüyorum. Mühendislik değil.  Mimarlıkta sınırlar fazla fakat bu aslında iyi bir şey. Mimar problem çözme ustası olmak zorunda. En zor şey bomboş arazide bir şey yapmak. O programı kentin içinde, yapı silsilesinin içinde, eskinin yanına yeni bir yapı yapmak gibi ele aldığında; mekânsal, fiziksel sınırlamalar mimarın çözümünün iyi mi kötü mü olduğuna dair ölçü verecek unsurlar haline geliyor.  Bunları ilham verici, insan ruhunu okşayıcı hale dönüştürmeyi becermek gerekiyor. Sanat işin bu tarafında duruyor.

Yoksa belli programlara sahip binalar, teknoloji kullanarak çıkarılabilir elbet. Ama bilgisayar programlarının hala yapamayacağını düşündüğü şey tasarımın sanatsal kısmı. O çok kişisel bir şey ve hem insandan insana hem de insanın kendi içinde ruh haline göre değişiklik gösterebiliyor. O işin içindeki espri, gizli öz. Bunu bir makinaya kodlamak zor.

Bu kadar katmanı halledip işin içinden çıkma becerisi mimarideki bu durum Kg Mimarlık’ın ya da benim zamanla sınırlı olmayan bir durum değil. Malzemeyi de teknolojiyi de sosyal katmanları da bir sepette toplayıp ondan iyi bir sonuç çıkarmak bizim için işin özü. Hedef hala aynı, işlevi iyi, strüktürü ve konstrüksiyonu gerçekçi ve içinde insanların hoş duygularla, dışından bakanların da hoş duygularla algılayacağı mekanlar üretmek bizim ana felsefemiz. Yenilikler ve teknoloji bizi bu anlamda giderek özgürleştirecek. Son 50 senede bile çok gelişme oldu, bunlar dünyadaki mimarlığa yansıyor takip ediyoruz. Türkiye’deki mimarların, ya da benim mesela genel olarak beklediğim şey benim kafama yalın işveren.  Çünkü işverensiz iş olmuyor. Bizim batılılardan çok daha fazla olan zorluğu aştığımızda yapacak çok şeyimiz var.

+Sürdürülebilirlik
Kavram önemli ama ben bazı yeni kavramların çok yeni icatlar gibi ortaya çıkmasına sevimli bakan biri değilim. Bunlar dünyaya karşı olan sorumluluklarımızın altını çizen, toplumda bilinç oluşturan kavramlar ama bunu ortaya koyduğun anda geçmişte yoktu bir anda ortaya çıktı demek doğru değil. Bizlerin, mimarlar olarak kavramların üstünde olduğumuzu, bunları aşmış olduğumuzu düşünüyorum. Kavram ortaya çıktığı anda fark ettiysek eğer, farkındalığımız az, sağa dola bakmıyoruz ya da araştırmıyoruz, hatta geçmişe bile bakmıyoruz demektir. Bu tarihte de var, bütün nitelikli yapıların içinde gen olarak duruyor. Biz bu kavramı yeni icat etmişçesine, hatta içine entegre kavramları satın alma hatasına düşme tarafında değilim. Bu tür kavramlara kuşkucu yaklaşıyorum diyebilirim. Mimarlara da konferanslarda bu tip sorular geldiğinde verdikleri cevaplar şu minvalde toplanıyor; biz iyi mimarlık yapmaya çalışıyoruz ve ‘iyi’nin içinde bu da var.

Biraz da mühendislik kokuyor bana.  Bunlar aklı başında bir mimarın ya da insanın itiraz edeceği şeyler değil zaten. Bizim bunu çok düşünmeden refleks gibi yapageldiğimiz bir şey bu. Çevrecilik gibi... Bir mimar kendini olgunlaştırırken, farkında olarak ya da olmayarak bunların içinde yer alıyor. Yarın yeni kavramlar da çıkacak ama bu dillendirmesinin yeni olduğunu gösteriyor. Firmitas, Utilitas, Venustas, Vitruvius söylediği anda çıkmadı. Mısır piramitleri yapılırken ya da antik çağdaki binalar üretilirken bu tanım yoktu ama o kavramı bunlara uygulandığında oturuyor. Bu formüle edildi. Ben en eski tanıma bağladım ama bugün konuşulan kavramların da zaten var olduğunu bu şekilde kendine bir tanıtım alanı yarattığını düşünüyorum. Meslek dışındakilere daha çok farkındalık yarattığını görüyorum.

+Teknoloji
Burada yine geleceği konuşmak lazım. Gelecek nasıl olabilir acaba gibi bir uzgörü, tahmin yürütmek lazım. Bildiğimiz şu var, teknoloji lineer değil parabolik gelişiyor dolayısıyla 100 sene sonrayı göremeyiz mümkün değil. Birbiriyle iletişim kurabilen akıllı yapay zekalar gibi, teknoloji bir anda biyoloji alanında çok hızlı büyüyebilir ve senin bakış açını değiştirebilir. Bugün mimaride şu tartışılıyor, ulaşımdaki teknolojik gelişmeler sonrası kara taşıtları ortadan kalkacak. Peki bu durumda atıl duruma düşen yolları nasıl değerlendirelim. Kat otoparkına gerek olmayacak. Zamanında ahırların ortadan kalkması gibi...

Arabaların şoförsüz kullanılabileceği durum mesela, mimariyi değiştirebilecek bir şey. Araçların otoparkları depo mantığıyla kullanması standartları değiştirebilecek bir datadır. Ben bunu yıllar önce bir konferansta dinlemiştim. O gün geldi. Amerika’da 1000’lerce km yaptı mesela sürücüsüz arabalar. Bu bile kentleri, kent plancılarını ve mimarları etkileyecek data. O nedenle en azından mental olarak geleceğin getireceklerine hazır olmamız lazım. Yoksa çatışma başlar...

KİŞİSEL...
+Ne okuyorsun
Aynı anda bir kaç şey okuyorum. Yeni bitirdiğim Maria Konnikova’nın Mastermind Sherlock Holmes Gibi Düşünmek var. Şu an okuduklarım Hal Foster - Tasarım ve Suç ve Victoria Finlay – Renkler kitaplarını okuyorum.
Bunlar harici ciddi şekilde otomobil dergilerini ve silah dergilerini okurum. Hem bilgi sahibi oluyorum hem de dinleniyorum.

+Ne dinliyorsun
Sevdiğim müzikler ağırlıklı olarak caz ve klasik. Hala cd dinlemeyi seviyorum. Audofil sistemim var; iyi hoparlörler, iyi bir kaynaktan çıkan sesi dijitale tercih ediyorum. Cazda özellikle Chet Baker favorimdir. Hiç yoksa 20-25 cd’si vardır. Her gçördüğümü alırım çünkü Chet Baker kadar bir çaldığı ile bir çaldığı aynı olmayan biri daha yokturç My Funny Valentine’ı 5 ayrı cd’sinden dinleteyim hepsi farklıdır. Çok severim. Bir çok isim sayabilirim ama bir de opera ve klasik müzik dinlemeyi severim. Bazen de rock...

+Ne izliyorsun
Yıllardır haber dahil televizyonda Türk kanallarında hiç bir şey izlemiyorum. Salonda da televizyon yoktur bizim evde. Aktüel, olimpiyatlar ya da maçları izliyorum. Alman kanallarını takip ediyorum. Arte inanılmaz kaliteli belgeseller ve programlar yapar, Mimarlık, tarih, doğa üzerine şahane programlar. Onları izliyorum. Son zamanlarda ailecek Spooks’u izledik. Geçen sene de Altered Crabon diye bir bilim kurgu izledik, enteresandı.

Filmlerde Jodie Foster’ı ne olursa olsun izlerim, en son Hotel Artemis’i izledim. Film türü seçimine ailecek karar veriyoruz. Son zamanlarda Fransız komedileri izledik.  

+Hobilerin
Silahlarla ilgili koleksiyoner derecesinde, ateşliler ayrı kategori, ateşsizler ayrı kategori bilgi almak. Silahların hepsi birer tasarım, ve bu mantıkta bakıp sınıflandırmak mesleki bir formasyonun sonucu bende. Görselinden zevk alıyorum. Silahlar üzerine videoları da izliyorum. Spor da hobimdir, severim yaparım. Meslek dışı hobiler, kendini mevcut düşünce kalıplarının dışına çıkarıyor, bir yandan da meslek tarafında bilinç altı çalışıyor. Önce deşarj sonra şarj oluyor. Hobisizlik en kötüsü. Ve hobisi olanların tek bir taneyle kalmadığını düşünüyorum.

+Hayattaki olmazsa olmazın
Bu çok iddialı bir soru. İnsanoğlu her şeye çok kolay adapte olabiliyor. Zihin sağlığı diyebilirim ben buna, benim için olmazsa olmaz.

+Mesleğin yenilerine vereceğin 3 tavsiye
Norman Foster bir lafında mimarlara kendinizi o kadar da ciddiye almayın der, ustadan bize... ‘Mesleği ne besler?’den yola çıkarak ben şunu söyleyeceğim: hobi edinsinler.

DİĞER RÖPORTAJLAR